12 Temmuz 2010 Pazartesi

açık alan

look inside

LOOK INSIDE / İÇİNE BAK!

20 Mayıs / May -02 Haziran / June 2010
Soyer Kültür Sanat Fabrikası - İzmir

İçine Bakmak

Bazen bir kitabı okuduğumuzda değiştiğimizi hissederiz. Kapağını kaldırmadan önceki biz ile okuduktan sonra o kapağı kapatan biz aynı kişi değilizdir sanki. Ya da, bir film, bir şarkı veya bir resim o güne kadar hep içinde olduğumuz bir şeyi bir anda başkalaştırabilir hatta içinde yaşadığımız kente ya da yakınımızdaki bir insana başka bir gözle bakmamıza neden olur. Sanatın örtük anlamlandırmaları, baktığımız şeyin ardındaki eylem ve duyguları fark etmemizi sağlar. Sanat yapıtı aslında detaylara gizlenmiş anlamların aracısıdır.

Milan Kundera’nın “Yavaşlık” adlı kitabında, gündelik bir eylem olarak, lavaboda birikmiş bulaşık artıklarını temizlemek üzerine bir paragraf yer alır. Yemekten kalan artıkları temizlerken hissettiğimiz iğrenme ile arınma arasındaki gelgit anlatılır. Sıradan bir bulaşık yıkama seansında lavaboda birikmiş yemek artıklarını temizlemek, eylemin kendisi kadar sıradandır. Sıklıkla yaşadığımız bu tür çelişkili duygular, yaşamın sıradanlığı içinde kaybolur gider... Gündelik eylemlerimizde de duygularımızın döngüsü bazen olumludan daha olumluya doğru seyreder. İki ayağımız üzerinde durabildiğimiz o ilk andan bu yana yürümek, ayaklarımızın sıradan bir fonksiyonu olmuştur. Artık yürürken bunu ilk başardığımız andaki alkışları ve sevinç çığlıklarını duymayız. Bu olağanüstü becerimiz yaşamın gündelik eylemleri içinde normalleşir, dikkat çekmez. Oysa bir bahar gününde yeni biçilmiş çimlerin kokusu, sıradanlaşmış yürüme eylemimize keyif katar ve bize ayaklarımızı yeniden hatırlatır.

Basit gündelik eylemlerimizin derinliklerine, varolma gibi, yaşamın anlamı gibi daha derin soruların sinmiş olduğunu fark ettiğimizde, detayların önemine ilişkin daha derinlikli düşünme fırsatı yakalamış oluruz. Sanat nesnesi çok katmanlı yapısı ile düşünce ve duyguların saklandıkları yerden çıkmalarına olanak sağlar. Gösterilenin ötesinde toplumsal ve bireysel bilincimizin derinliklerine doğru bir kapıyı aralar. Bakışımızı yönelttiğimiz dışımızdaki dünya birden bire içimizdeki dünyaya doğru evrilir. Bu duygu bize, iyi bir seyyahın, yolculuğun tadını yollara çıkmadan da hissedebileceğini anlatır. Burada yapılması gereken tek şey bakışımızı ona yöneltmektir. Yapıtla geçirdiğimiz sürede zaman daha yavaş akar ve unuttuğumuz anlar yeniden canlanır. “LOOK INSIDE / İÇİNE BAK!” sadece bu sergideki çalışmalar için değil genel olarak tüm yapıtlar için bir öneri niteliği taşır. Özellikle bu sergide sanatçıların gündelik hayattan seçtikleri imgeler detaylarda kaybolan duygu ve düşünceleri tekrar canlandırmak açısından yüzeyin içine bakmayı talep etmektedir. Sanki her biri, “Gel bir de burdan bak! Benziyor mu senin dünyana?” der gibidir…


To look inside

When we read a book, we sometimes feel that we have changed. Its like we are not the same person who lifted its first page and then closed after reading all. Or, a movie, a song or a painting can transform something that we have always been in it up to now; even it causes us to look with another eye to our city we live in or a person who is near us. The implied meanings of art provide us to realize the action and feelings behind the thing we are looking at. An art of work is indeed a tool of meanings which are hidden in the details.
In “La lanteur” book of Milan Kundera, as a daily action, there is a paragraph written on cleaning the wastes of backlog dirty dishes. Flux and reflux between the feeling of disgust and getting clean that we feel while we wash the dirty dishes. In an ordinary washing session, washing the dishes in the lavatory is ordinary as much as the action itself. These kinds of contradictory feelings that we have gone through frequently vanish in the simplicity of life. Also in our daily actions, the cycle of our feelings sometimes turn to more positive from positive. Since the first moment that we had stood on our two legs, walking has turned out to be an ordinary function of our legs. We don’t hear the applauses and joy scream at the time when we first succeeded it. This our extraordinary talent of us gets normal in the actions of daily life and it doesn’t attract attention. But in a spring day, the smell of fresh cut grass gives our walking action pleasure which is ordinary and reminds our legs to us.

When we realize that deeper questions such as existing, the meaning of life penetrated into our simple daily actions, we have an opportunity to think deeper about the importance of the details. With its multilayered structure, the object of art makes the feelings and thoughts to get out from the place where they are hiding. It opens a door to the depths of our individual and social conscious beyond what’s shown. This feeling tells us that a good voyager can feel the taste of the journey without getting on the roads. The only thing which is needed to be done here is to direct our looking to it. The time passes slower at the time we spend with the work and the moments we forgot awake. “LOOK INSIDE/ İÇİNE BAK” carries an offer feature for not only the works in this exhibition but also for all works generally. Especially in this exhibition, the images that the artist chose from daily life demand to look into the surface in order to awaken the feelings and thoughts which are lost in the details. Each of them is like they say “come, look from here! Does it look like your world?

8 Temmuz 2010 Perşembe

                                            wHERE tHE wILD tHINGS aRE?
                                          maurice sendak wHERE tHE wILD tHINGS aRE?

Neden Kalın ve Standart?

Neden Kalın ve Standart?

Lise yıllarımda psikoloji öğretmenimin derste söylediği bir cümle yıllarca kullaklarımdan hiç gitmedi. Ona göre “ anlatacak pek fazla şeyi olmayan kişiler cümlelerine ben diye başlarlar ”dı. Ne zaman bir cümleye “ben” diye başlasam, cahilliğimden biraz utanırım. Anlatacak ne kadar az şey bildiğimi düşünür, “ben”in yaptıklarını, yaşadıklarını, öğrendiklerini yeniden gözden geçiririm. Benzer şekilde bir tespitte bulunan, şu an üniversite de hem iş arkadaşım hem de hocam olan bir başka öğretmende “çoğu insanın hep askerlik anısını anlattığının altını çizip, bu durumu hayatlarında daha enteresans bir şey yaşamamış olmalarına bağlıyor.”

Yukarıdakileri yazdıktan günlerce sonra belge adı dikkatimi çektiği için açtığım bu metne az önce okuduğum bir makaleden alıntı yapmak kaçınılmaz hale geldi. Hasan Ünal Nalbantoğlu, Derrida ve “kurgusökümü” üzerine yazdığı makalesinde, felsefeci, biyografi ve Derrida üçgeninde felsefecinin yanlış hatırladığı bir anektodu metninde düzeltir. Heidegger Aristoteles konulu bir dersinde düşünürün kişiliğini incelemeye ilişkin şunları söyler;

“Bir filozofun kişiliğinde ilgilenilecek yalnızca şudur: filanca zamanda doğdu; çalıştı; öldü. Filozofun nasıl bilindiği ya da benzeri şeyler bu noktada [artık] gerekmez.”[1]

Bunları yazarken nasıl makaleyi okumaya başladım, aslında başka bir konuyla ilgileniyorken öğle yemeği vaktinde makaleyi okuyup bitirişim ve sonrasında tümüyle bilinçsiz bir hareketle şu anda yazmakta olduğum belgeyi açışım ve biyografi üzerine düşüncelerin bu şekilde devam edişi mi enteresan olan yoksa benim bu meselenin özünü değilde tüm süreçlerini anlatmam mı enteresan? Çünkü bu süreçlerde sonuç kadar anlamlı ve önemli benim için. Mars ve Venüs meselesimi ya da dinleyemeyenler ile harita okuyamayanlar meselesimi bilemiyorum ama bir fark olduğu kesin. Bu nedenle yazımın bu bölümlerini kadınlara ithaf ediyorum. Çünkü bizler açıklama yaparız ve açıklamalara ihtiyaç duyabiliriz. Erkeklerin bakış açısıyla bu yazdıklarım, onlar için çok fazla ayrıntı ve mevzuyu kavrama için gereksiz olabilir. Bu nedenle şu dakika itibariyle bir metnin içinde onlara özel bir başka metin yazmaya karar verdim. Koyu renkle yazılan yazılar erkeklerin kıta sahanlığına ait. Ne de olsa dominant olmak – ya da öyleymiş gibi hissetmek - onlara pek de yabancı bir duygu değil. Hemcinslerimin okuması içinse, sadece koyu renkle yazılı olanlar değil, onların etrafında olup biten tüm yazılar yani metnin çok görünen ve az görünen tüm kısımlarını yazıyorum.

Özne olarak ben’in anlattıkları ne kadar genele dairse dinleyici için o kadar ilgi çekici olur diyecektim ama birden özel hayatının ayrıntılarını dinlemeninde ne kadar ilgi çekici olabileceğini hatırladım. Asıl ilgi çekici olan birinci tekil şahısın birinci tekil şahısı anlatması değil, üçüncü tekil ve çoğul şahısları anlatması da olabilir. Böylece röntgenci bakışın hazzı ile doyurulan dinleyici edindiği bilgiyle mutlu mesut gününe devam edebilir.



[1] Nalbantoğlu, Hasan Ünal, Derrida’nın “Kurgusöküm”ü: “Özne”siz bir Söyleme Doğru, Toplum ve Bilim, No. 102 (2005): 7-16.


Kalın ve Standart



Kalın ve Standart: Koyular erkekler okusun diye, standartlar özellikle kadınlar okusun diye...

Akademisyenler ve gazeteciler üzerine düşündüğüm bir sırada –ki bunu düşünmemin temel nedeni sanat üzerine okumaktan, konuşmaktan özellikle de yazmaktan aldığım keyfin nereye doğru evrileteceğimi bir türlü kestirememem- artık entellektüel camiada ilk çıktığı yıllar kadar popüler olmayan bir gazetede okuduğum köşe yazarının akademik alandan gelen eleştirilere verdiği yanıtların ne kadar doğru olduğunu düşünmeye başladım. Yazının temel meselesi sinema eleştirilerinin gazetelerde ne kadar yüzeysel olduğu üzerineydi. Benzer şekilde bazı sergi yazılarının bende uyandırdığı etki de bu yönde olur. Gazeteciler açısından meseleyi merak uyandıracak ve okuyucuyu sıkmayacak şekilde ele almak öncül koşulken bir akademisyen içinse anlam katmanları oluşturmak hatta yorum ötesi bir tavra girmek elzem olabilir. Benim temel derdimse hem birşeyler söylemek hem de bunları söylerken metnin canlılığını yitirmemek. Bu nedenle çift çanta benim için korunaklı bir alan olabilir diye düşündüm. Hem bilimsel manipülasyon mu yapıyorum acaba ya da bunu bu şekilde ifade etmem en doğru biçim midir ya da bunun kaynakçası neydi diye sorularla bir kelime yazmak için saatlerce dönüp dolaşmadan yazabilmek özgürlünü hissetmek istiyorum hem de bu düşünüp üzerine yazdığım şeyleri paylaşmak istiyorum. Çift çantanın çıkış noktası tam da bu. Her gün yanımda taşıdığım iki çanta gibi iki kimliğimi de koruyarak birşeyler yazmak ve bunları paylaşmak.
Akademisyenler ve gazeteciler üzerinde düşünürken hakemli dergilerle süreli sanat yayınları arasındaki ilişkide de benzerlikler bulmak mümkün. Diğer disiplinlerin hakemli dergilerle olan ilişkisi hakkında birşey söyleyemem fakat mesele sanat hele de güncel sanat olunca ne yazıkki hakemli dergiler yazı göndermeye özeneceğiniz yayınların başında gelmiyor. Bunun yerine kimi prestijli dergilerde makalenizin yayınlanmasını daha çok istiyorsunuz. Burada da şöyle bir sorun karşınıza çıkıyor eğer yayın kurulu ile organik bir bağınız yoksa tam da üzerine çalıştığınız konu o olduğu halde bazen öyle güzel dosya konularından bir haber oluyorsunuz ki tam da yazdıklarınız oraya uyarlanabilecek şeyler oluyor. Bu durumda ya o yazıyı bilgisayarınızın belleğinin tozlu raflarına kaldırıyorsunuz ya da konusunun uydurulabileceği bir sempozyuma gönderiyorsunuz. Sanıyorum her ikiside benim bu işlerden beklentimi karşılamıyor. Ben yazma işinin sürecinden keyif alıyorsam da bu işlerde henüz genç ve naif olduğumdan olsa gerek bunları birilerinin okumasıyla ve yorum yapmasıyla da fena halde ilgileniyorum.
Hepimizin ilişkilerimizle, alışkanlıklarımızla, daha önceden yaşadıklarımızla dolu görünmez bir bavulu yanımızda taşıyormuşuz gibi hissettiği anlar vardır. Nereden mi biliyorum tabi ki “How meet your mother” dizisinin bir bölümünden. Mesela bu bilgiyi –ki bu arada favori dizim falan değil yanlış anlaşılmak istemem sadece Friends’i çok özlediğim zamanlarda aspirin niyetine izliyorum- kaynakça göstermeden kullanabilmenin özgürlüğü için “double bag” var. Çünkü bunları iş hayatımızda ya da yeni tanıştığımız insanlarla paylaşmak istemediğimiz için bavula koyarız. Kişiliğimizin onları ilgilendiren kısımlarını paylaşırız ve geri kalanı bazılarımız güzelce katlar ve kaldırır bazılarımızsa bavulun içine öylece tıkıverir. Ben hem akademik yazılarımı hem de genel geçer fikirlerimi birlikte aynı yerde yayınlamak istedim. Bu nedenle burası double bag...