Lise yıllarımda psikoloji öğretmenimin derste söylediği bir cümle yıllarca kullaklarımdan hiç gitmedi. Ona göre “ anlatacak pek fazla şeyi olmayan kişiler cümlelerine ben diye başlarlar ”dı. Ne zaman bir cümleye “ben” diye başlasam, cahilliğimden biraz utanırım. Anlatacak ne kadar az şey bildiğimi düşünür, “ben”in yaptıklarını, yaşadıklarını, öğrendiklerini yeniden gözden geçiririm. Benzer şekilde bir tespitte bulunan, şu an üniversite de hem iş arkadaşım hem de hocam olan bir başka öğretmende “çoğu insanın hep askerlik anısını anlattığının altını çizip, bu durumu hayatlarında daha enteresans bir şey yaşamamış olmalarına bağlıyor.”
Yukarıdakileri yazdıktan günlerce sonra belge adı dikkatimi çektiği için açtığım bu metne az önce okuduğum bir makaleden alıntı yapmak kaçınılmaz hale geldi. Hasan Ünal Nalbantoğlu, Derrida ve “kurgusökümü” üzerine yazdığı makalesinde, felsefeci, biyografi ve Derrida üçgeninde felsefecinin yanlış hatırladığı bir anektodu metninde düzeltir. Heidegger Aristoteles konulu bir dersinde düşünürün kişiliğini incelemeye ilişkin şunları söyler;
“Bir filozofun kişiliğinde ilgilenilecek yalnızca şudur: filanca zamanda doğdu; çalıştı; öldü. Filozofun nasıl bilindiği ya da benzeri şeyler bu noktada [artık] gerekmez.”[1]
Bunları yazarken nasıl makaleyi okumaya başladım, aslında başka bir konuyla ilgileniyorken öğle yemeği vaktinde makaleyi okuyup bitirişim ve sonrasında tümüyle bilinçsiz bir hareketle şu anda yazmakta olduğum belgeyi açışım ve biyografi üzerine düşüncelerin bu şekilde devam edişi mi enteresan olan yoksa benim bu meselenin özünü değilde tüm süreçlerini anlatmam mı enteresan? Çünkü bu süreçlerde sonuç kadar anlamlı ve önemli benim için. Mars ve Venüs meselesimi ya da dinleyemeyenler ile harita okuyamayanlar meselesimi bilemiyorum ama bir fark olduğu kesin. Bu nedenle yazımın bu bölümlerini kadınlara ithaf ediyorum. Çünkü bizler açıklama yaparız ve açıklamalara ihtiyaç duyabiliriz. Erkeklerin bakış açısıyla bu yazdıklarım, onlar için çok fazla ayrıntı ve mevzuyu kavrama için gereksiz olabilir. Bu nedenle şu dakika itibariyle bir metnin içinde onlara özel bir başka metin yazmaya karar verdim. Koyu renkle yazılan yazılar erkeklerin kıta sahanlığına ait. Ne de olsa dominant olmak – ya da öyleymiş gibi hissetmek - onlara pek de yabancı bir duygu değil. Hemcinslerimin okuması içinse, sadece koyu renkle yazılı olanlar değil, onların etrafında olup biten tüm yazılar yani metnin çok görünen ve az görünen tüm kısımlarını yazıyorum.
Özne olarak ben’in anlattıkları ne kadar genele dairse dinleyici için o kadar ilgi çekici olur diyecektim ama birden özel hayatının ayrıntılarını dinlemeninde ne kadar ilgi çekici olabileceğini hatırladım. Asıl ilgi çekici olan birinci tekil şahısın birinci tekil şahısı anlatması değil, üçüncü tekil ve çoğul şahısları anlatması da olabilir. Böylece röntgenci bakışın hazzı ile doyurulan dinleyici edindiği bilgiyle mutlu mesut gününe devam edebilir.
[1] Nalbantoğlu, Hasan Ünal, Derrida’nın “Kurgusöküm”ü: “Özne”siz bir Söyleme Doğru, Toplum ve Bilim, No. 102 (2005): 7-16.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder